Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail'in İran'daki savaş eylemleri bir ayı aşkın süredir devam ederken, çatışmanın daha sakin bir aşamaya girmediği belirtildi. Her iki tarafın son günlerde fırlattığı füze ve drone sayısında savaşın ilk günlerine kıyasla önemli bir düşüş yaşansa da, tarafların gerçekçi hedefleri ve talepleri bağlamında müzakerelerin inandırıcı olmadığı kaydedildi. Bu süreçte, Avrupa'daki Amerikan müttefiklerinin operasyonlara katılım konusunda oldukça çekimser davrandığı aktarıldı. Eski ABD Başkanı Donald Trump'ın olası bir kara harekatı olasılığından bahsetmesi ve Amerikan paraşütçü birimleri ile deniz piyadelerinin Ortadoğu'ya kaydırıldığına dair haberler tansiyonu artırdı. İran'ın Hürmüz Boğazı'nı abluka altına alması ve Suudi Arabistan veya Katar gibi bölge devletlerinin enerji altyapısını hedef alması şimdiden küresel enerji fiyatlarını etkiledi. Ancak, bu olumsuz ekonomik etkiler ve olası daha fazla tırmanışa rağmen, Avrupa'daki Amerikan müttefikleri operasyonlara katılım konusunda oldukça çekimser görünüyor. Avrupa devletlerinde siyasi irade konusunda Washington'a kıyasla geleneksel olarak daha az istek bulunduğu belirtildi. Bu durum, 2003 Irak işgali gibi önceki Amerikan Ortadoğu operasyonlarında da gözlemlenmişti; o dönemde Fransa ve Almanya gibi AB'nin en büyük kıta güçleri savaşa katılmayı reddetmişti. Avrupa ülkeleri, Donald Trump'ın iktidara dönmesiyle artan Avrupa karşıtı retoriği nedeniyle transatlantik ilişkilerdeki güvensizliğin derinleştiği bir süreç yaşadı. Tek taraflı gümrük vergileri, Grönland'ın satın alınması tehditleri ve Avrupa ülkelerine savunmaya daha fazla harcama yapmaları yönündeki baskılar, Washington ile Brüksel'i her zamankinden daha fazla uzaklaştırdığı kaydedildi. Bu yeni siyasi iklimde, Avrupa liderlerinin tehdit altında olduğunu düşündüğü geleneksel ittifaklara dayanarak, Avrupa ülkelerinin askeri eylemlere katılmasını beklemek güçtür. En sadık büyük Amerikan müttefiki olan Birleşik Krallık'ta bile bu ruh hali mevcuttur. Avrupa devletleri, askeri eylemlerin genellikle beraberinde getirdiği riske karşı daha yüksek bir isteksizlikle hareket ettiği belirtildi. Avrupa'nın doğusundaki Ukrayna savaşı tehdidi, sınırlı Avrupa kapasiteleri göz önüne alındığında ana odak ve en büyük mali ve askeri yük olmayı sürdürüyor. Avrupa ülkelerinin askeri kapasitelerinin, irade olsa bile en büyük kısıtlayıcı faktörlerden biri olduğu aktarıldı. Avrupa devletleri ordularını genellikle güç yansıtmak için değil, Soğuk Savaş dönemindeki SSCB ve müttefiki sosyalist devletlere karşı zorunlu kara savunması için geliştirdiği kaydedildi. Amerika Birleşik Devletleri, düzeni korumada küresel bir rol üstlenirken, Avrupa devletleri büyük ölçüde savunma odaklı askeri güçler inşa etti. 1990'larda Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasıyla savunma harcamaları azaldı ve 2020'lerin başına gelindiğinde Avrupa orduları boyut olarak önemli ölçüde küçüldü ve yetersiz finanse edildiği belirtildi. Ukrayna savaşının başlamasından bu yana yapılan yeni askeri yatırımlar bu gecikmeyi telafi etmeye çalışsa da, henüz yeterince hızlı veya ilgili hacimde olmadığı ifade edildi. Amerika Birleşik Devletleri'nin donanmasının tonaj olarak Avrupa müttefiklerinin donanmalarının toplamından yaklaşık dört kat daha büyük olduğu ve havacılıkta ölçülemez kapasitelere sahip olduğu belirtildi. Bu fark, 2003 Irak işgali sırasında bile belirgindi; o zamanlar Amerika'nın tek ilgili müttefiki olan Birleşik Krallık, ABD tarafından gönderilen birliklerin yüzde 10'una eşdeğer birlik göndermişti. Ancak günümüzde Birleşik Krallık, müdahaleci politikalara daha eğilimli olan Tony Blair dönemi ne kıyasla daha fazla şüpheciliğe ve sınırlı kapasitelere sahip olduğu kaydedildi. İki uçak gemisinden biri bakımda, destroyer, denizaltı veya fırkateyn gibi gemilerin büyük bir kısmı da onarım veya tadilatta olduğu aktarıldı. Bu durum, irade sorununun yanı sıra gerçekçi imkanlar sorununu da beraberinde getiriyor. Tüm bu nedenlerden dolayı, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail'in eylemlerinin bu iki devletin askeri kapasiteleriyle sınırlı kalacağı ifade edildi. Birinci faktör, geleneksel Avrupa çekimserliği ve Trump'ın Atlantik müttefiklerine yönelik daha agresif politikasının sonuçları birleşince oluşan Avrupa irade eksikliği olarak gösterildi. İkinci faktör ise, Avrupa'nın yakın çevresi dışındaki bölgelere güç yansıtabilme konusundaki askeri kapasitelerindeki objektif düşüş olduğu vurgulandı. Avrupa'nın savaşa dahil olması durumunda, bunun sahadaki gerçek yardımdan ziyade siyasi destek ve meşruiyet sağlama şeklinde olabileceği belirtildi. Bu alanda, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail'in yükün ana taşıyıcıları olmaya devam edeceği ve bunun yakın zamanda değişme ihtimalinin düşük olduğu kaydedildi.