Sjedinjene Amerikasında günümüzde pek çok yazar, analist ve siyasetçi, ülkenin tarihsel bir dönüm noktasında bulunduğunu vurguluyor. Yıllarca "ekstra" ya da "popülizm" olarak tanımlanan durum, şimdi sistematik bir otoriterliğe dönüşmekte. Uyarılar, politik marjlardan değil, Amerikan entelektüel ve siyasi yapısının merkezinden gelmekte.

Mineapolis'te devlet görevlileri tarafından gerçekleştirilen yeni bir cinayet, demokrasi iddiasında bulunan Amerika'nın artık tehlike altında olduğunu kaydettiriyor.

Amerikalı yazar Fransin Prouz, "The Guardian"da yayınlanan bir makalesinde, Amerika'nın "otoriter bir yönetim ele geçirmesi an meselesi" olduğunu belirtiyor. Prouz, "Artık dikkat etmemiz gereken tek bir hikaye var: Ülkemiz, bir otoriter devrim eşiğinde," diyerek, diğer haberlerin yalnızca dikkati dağıtma işlevi gördüğünü vurguladı.

Prouz, Mineapolis'teki olayları daha geniş bir sürecin sembolü olarak değerlendiriyor. Maskeli federal ajanların varlığı, belirsiz mahkeme emirleriyle yapılan tutuklamalar ve vatandaşlar üzerinde oluşan korku atmosferini aktarıyor. "Zamanla insanlar, ister Amerikan vatandaşı ister Amerika'da uzun yıllardır yaşayan insanlar olsun, evlerinden çıkma korkusu yaşıyorlar" ifadesini kullanıyor.

Normalleşen baskının, demokratik yapıya en büyük tehlikeyi oluşturduğuna dikkat çeken Prouz, "Demokrasiye gerçek tehdit yalnızca şiddet değil, buna alışmamızdır," diyerek medya organlarını bu konuyu gündemden düşürmemeye davet ediyor.

Amerikalı gazeteci ve analist Džonatan Rauh ise "The Atlantic"teki analizinde, Donald Trump’ın inşa ettiği siyasi sistemin artık yalnızca otoriterlik veya popülizm ile tanımlanamayacağını, modern bir faşizm biçimi olduğunu aktarıyor. Rauh, bu terimi uzun süre kullanmaktan kaçındığını ancak "gerçekler değiştiğinde, görüşlerin de değişmesi gerektiğini" ifade ediyor.

Rauh'a göre, Trump’ın ilk dönemindeki yönetim tarzı patrimonyalizme benzerken, ikinci dönemde faşizmin ideolojik unsurlarının belirginleştiğini vurguluyor. Bu unsurlar, şiddetin yüceltilmesi, kurumsal yapının açıkça çökertilmesi ve iç düşman yaratma şekilleri olarak kendini gösteriyor. "Faşizm, vatandaşlık normlarını bilinçli olarak yok ediyor çünkü bu normlar onun ilerlemesine engel teşkil ediyor," diyor Rauh.

Rauh’a göre, faşizmin tehlikeli yanı şiddet konusundaki tutumudur. Demokrasi devletleri şiddeti en son çare olarak kullanırken, faşist sistemler onu bir mesaj olarak kutlar. Polisiye ve göçmen baskınlarının propaganda malzemesi olarak kullanıldığını belirten Rauh, "Şiddet bir yan etki değil; o bir mesajdır," diyerek uyarıda bulunuyor.

Trump'ın dünya görüşü ile ilgili endişeleri dile getiren Bernie Sanders, Trump’ın Amerika’yı ve dünyayı otoriterliğe yönlendirdiğini kritik bir şekilde bildiriyor. Sanders, "Trump, demokratik kurumları kendi yönetim modelinin engelleri olarak görüyor," diyerek Trump’ın, zengin oligarklar ve otokratlarla yönetilen bir dünya istediğini özellikle belirtiyor.

Sanders, Amerikan halkını, politika farklılıklarına bakmaksızın, otoriterliğe karşı mücadeleye çağırdı. Reuters ajansının verileri, Trump'ın iktidara dönmesinin ardından yüzlerce birey ve kurumun siyasi saldırılara maruz kaldığını gösteriyor. Uzmanlar, yasaların seçici uygulanması, yargının politize edilmesi ve medyaya yönelik baskıların, hukuk devletinin zayıfladığını ortaya koyan klasik belirtiler olduğunu vurguluyor.