Son dönemde Avrupa ile Amerika arasındaki gerilimler, özellikle Grönland üzerindeki tartışmalar, gümrük tehditleri ve Washington'un unilateral adımlarının artması ile birlikte, Avrupa siyasi ve diplomatik çevrelerinde bir soru gündeme getirdi: Bu durum, Çin’in Avrupa Birliği’nde daha güçlü bir siyasi ve ekonomik nüfuz kurmasına olanak tanıyor mu?

İlk bakışta, bu sorunun yanıtı olumlu görünmektedir. Transatlantik ilişkilerdeki her tür bozulma, uzun yıllardır Avrupa’nın güvenliğinin ve ekonomik düzeninin temeli olan ilişkileri zayıflatmakta ve bu boşluğu diğer küresel güçler doldurmaya çalışmaktadır. Dünyanın ikinci en büyük ekonomisi ve giderek daha kendine güvenen bir jeopolitik aktör olan Çin, bu tür durumlarda, Amerika’nın belirsizliğinden daha istikrarlı, öngörülebilir ve uzun vadeli bir ortak olarak kendini tanıtma fırsatı gördüğünü vurgulamaktadır.

Pekin, Brüksel ve Washington arasındaki ilişkileri uzun yıllardır dikkatle izlemektedir. İlişkiler stabil olduğunda, Çin, koordine bir Batı baskısıyla karşı karşıya kalmaktadır. Bu ilişkiler bozulduğunda ise, Çin’in diplomasi kadrosu, Avrupa başkentleri ile temaslarını hızlandırmakta, iklim değişikliği ve ticaret gibi ortak çıkarları öne çıkarmakta ve bazı AB üyeleri için cazip olan ekonomik anlaşmalar sunmaktadır.

Bazı Avrupa liderlerinin ABD’nin güvenlik garantilerine ve pazarına ne kadar güvenebileceği üzerinde düşündüğü bir dönemde, Çin’in aslında alternatif bir istikrar sütunu olmayı hedefleyebileceği düşünülmektedir. Bu durum, özellikle ticaret, yatırımlar ve tedarik zincirleri alanında, Pekin’in Avrupa Birliği’nin sıkça tek başına mobilize edemediği ölçek, hız ve sermaye sunabilmesiyle ilgilidir.

Ancak bu "Çin fırsatı" önemli uyarılarla birlikte gelmektedir.

Son yıllarda Avrupa Birliği, Çin’e karşı önemli bir değişiklik yaşamıştır. Brüksel artık Pekin’i sadece bir partner olarak görmemekte, aynı zamanda ekonomik rakip ve sistemik bir rakip olarak da değerlendirmektedir. "Risk azaltma" politikası, yani riskli bağımlılıkların azaltılması, Avrupa'daki güvenliği ve siyasi bağımsızlığı tehdit edebilecek aşırı Çin bağımlılığından duyulan korkunun bir yanıtıdır.

Bu bağlamda, Amerika ile ilişkilerin bozulması otomatik olarak Çin ile yakınlaşmayı gerektirmemektedir. Aksine, birçok Avrupa lideri mevcut gerilimlerin, AB’nin daha bağımsız bir aktör haline gelmesi için teşvik edici olduğunu düşünmektedir; bir bağımlılığı başka bir bağımlılıkla değiştirme niyetinde değildirler. Stratejik bağımsızlık, yıllar boyunca çoğunlukla teorik olarak dile getirilen bir konu, artık kendi sanayisini, savunma ve enerji kapasitelerini güçlendirme yönünde somut bir şekil almaktadır.

En gerçekçi alan, Çin’in etkisinin artma potansiyelinin ekonomide, özellikle dış ticaret ve yatırımlarında bulunduğudur. Eğer AB ile ABD arasındaki ilişkiler daha da kötüleşirse, Çin’in Avrupa pazarına yönelik ihracatını artırması ve mevcut ticaret engellerini hafifletmeye çalışması muhtemel görünmektedir.

Öte yandan, güvenlik, teknoloji ve kritik altyapı alanlarında Çin’in etkisi için gereken alan oldukça sınırlıdır. Avrupa hükümetleri, on yıl öncesine göre çok daha temkinli hareket etmekte, yabancı yatırımların kontrolü ve stratejik sektörlerin korunmasına yönelik mekanizmalar önemli ölçüde güçlendirilmiştir.