Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić'in bir açıklamasında dağların yüksekliğiyle ilgili bilgiler verildi.
Birçok kişi ekranlardan korkuyor ve teknolojiyi okullardan ve evlerden çıkarmanın zamanı geldiğini savunuyorlar. Bunun yerine kağıt, kalem ve "kanıtlanmış, eski yöntemler"e geri dönmek istiyorlar. Bu fikir ölçülü ve neredeyse bilge gibi görünse de aslında yüzeyseldir.
Yüzeysel korku her zaman en gürültülüdür çünkü hiçbir şey kanıtlamaz veya ayırmaz. Her şeyi tek bir sepete koyar: ekran, uygulama, yapay zeka, sosyal medya ve hatta bir çocuğun yaşadığı çağda büyümesi fikri bile. Bu sisli rahatsızlıktan gelen çözümün aslında vazgeçmek olduğunu söyleyen bir talep doğuyor.
Bu korku yeni değil. Platon'un "Fedr"inde Sokrates, yazının hafızayı bozup insanların kayıtlı olana dayanarak kendi başlarına düşünmeyi bırakacaklarını korkuyordu. Yüzyıllar sonra baskı, gazeteler, radyo ve televizyon da aynı panikle karşılandı. Her seferinde yıkımın kehanetleri vardı ve her seferinde hedef atışı yanıltıcı oldu. Bir kalem bir zamanlar yeni bir şeydi, insanları canlı sözden uzaklaştıracak şüpheli bir araç olarak görüldü. Bugün artık geri dönüşün sembolüdür. Korkulan şey, ikinci kez güvenli liman haline gelir.
Öncelikle açık olanı ele alalım: Kalem atılmadı. Eğitimde modern teknolojileri savunmak otomatik olarak kalemin de yok edilmesi anlamına mı geliyor? Kısa ve net bir cevap: Hayır!
El yazısı hala her sınıfta, her defterde var olacak ve kalacak çünkü teknoloji yapamayacağı şeyi geliştiriyor. Kağıt ve teknoloji birbirleriyle rekabet eden rakipler değil. Bu yanlış bir ikilemdir, cevabı önceden belirlenmiş gibi sunulmuştur.
Ve en büyük yanılgıya gelince: Teknoloji sosyal medya değildir. Birisi "teknoloji çocuklar için tehlikeli" derse, genellikle sonsuz kaydırma, dikkat çekmek için tasarlanmış algoritmalar ve hiç kimsenin öğretici bir amaçla oluşturmadığı içerikleri kasteder. Bu tehlikelidir ve bu konuda dikkat etmek mantıklıdır. Ancak teknolojiyi tamamıyla teknolojiyle eşleştirmek, bir kitabın tehlikeli olduğu için tüm kitapları yasaklamak gibidir.
Ancak, bu paniğin kalbinde değerlendirmeye değer bir anlayış yatmaktadır: Teknolojinin erken gelişim için uygun olmadığı. Küçük bir çocuğa ekran yerine ellerine, hareketlerine, sesine, dokunuşuna, kıvrımlı kağıda ve iz bırakan bir kalemin ihtiyacı vardır. İlk yıllarda dünya bedene değil parmakla cam ekranına öğrenilir. Bu geri dönüş değil, gelişim bilimidir ve bu sınırın savunulması gerekir.
Ancak bundan sonra teknolojiyi dışarı atmamız gerektiği sonucuna varılamaz.
Daha zor ve değerli olan: Farklılaşma. Hangi araç, hangi yaş grubunda, hangi amaçla kullanılacak? Üç yaşında bir çocuğa ihtiyacı olmayan aynı araç, programlama öğrenen, araştırma yapan, yaratıcı olan on beş yaşında bir çocuğun elinde değerli olabilir. Olgun eğitim kalemin ve ekranın arasında seçim yapmaz. Zamanının ne zaman geldiğini bilir.
Yasak korumak yerine silahlanır. Teknolojisini hiç tanımayan bir çocuk, sonunda güvenli ve yönlendirici bir ortamda karşılaştığında, yalnız ve hazırlıksız kalacaktır. Çocukları denizde boğulmamak için denize götürmeyerek korumazız. Onlara yüzmeyi öğretiriz. Doğru koruma yokluk değil, bilgeliktir. Teknolojiyle izole edilmiş bir çocuk korunmuş değildir, sadece savunmasızdır ve karşılaştığında daha kırılgan olacaktır.
Bu nedenle hayır, ekranları atmayacağız, tıpkı kalemi de atmadığımız gibi. Sadece her zaman en tehlikeli olan şeyi atıyoruz: Her şeyin inceliklerini düşünmemek için tembellik. Korku kolayca satılır çünkü bilgi gerektirmez. Farklılık zor ama tek eğitici olanıdır.
Ekranlardan hala korkanlar, neye tam olarak korktuğunu sorgulayabilirler. Cevap çoğu zaman teknoloji değildir. Cevap bilge bir şekilde kullanmamayı öğrenemediğimizdir. Ve bu, geriye dönerek çözülemez. Eğitim ve incelikli düşünme ile çözülür.