Sırbistan'dan Ana Pejić, 1988 yılında doğumhaneden ayrıldığında hayatını sonsuza dek değiştiren bir haberle karşılaştı. İlk ağlama ve yeni doğan bebeğiyle kucaklaşma anı yerine, Pejić'e bebeğinin doğumdan hemen sonra vefat ettiği bildirildi. Yaklaşık kırk yıldır bu anne, öldüğü söylenen kızının aslında yaşıyor olabileceği şüphesinin yükünü taşıdığını belirtti.

Pejić'in açıklamasına göre, ilk doğumunu 1988'de Sremska Mitrovitsa'da sezaryenle gerçekleştirdiğini ve kendisine kız bebek doğurduğu ancak bebeğin yaşamadığının söylendiğini aktardı. Ancak yirmi yıldan uzun bir süre sonra, çocuğunun aslında hiç ölmediği, aksine çalındığına dair sarsıcı bir şüpheyle yüzleştiğini vurguladı. "Doğumhaneden bebeksiz çıkan tüm kadınların yaşadığı cehennem çemberinden geçtim. Bu zorlu bir dram; çocuğunuzu ne canlı ne de ölü görüyorsunuz ama yine de size onun olmadığını söylüyorlar," sözleriyle yaşadıklarını aktardı.

Gerçek şoku ise 2014 yılında, olaya dair belgeleri toplamaya ve "yapbozun parçalarını birleştirmeye" başladığında yaşadığını kaydetti. O dönemde evraklarda kendisini tamamen yıkan bir ayrıntı fark ettiğini belirtti. Pejić, "Bir belgede kız çocuğu doğurduğum, diğerinde ise oğlumun öldüğü yazıyordu. O an ciddi bir yanlışlık olduğunu anladım," ifadelerini kullandı. Bu çelişkinin onu araştırmaya devam etmeye ve yıllardır bastırdığı soruların yanıtlarını aramaya ittiğini bildirdi.

Pejić'in davasının Dışişleri Bakanlığı'na kadar ulaştığını ve diplomatik temsilciliklerin kararlarıyla birçok çocuğun ülkeden çıkarıldığına dair kanıtlar bulunduğunu aktardı. "Çocuğumun izi şimdilik burada sona eriyor. Onu tüm dünyada arıyorum ve hayatım sona ermeden bir gün bulmayı umuyorum," sözleriyle umudunu koruduğunu ifade etti. Pejić, doğumhanelerden kaybolduğu iddia edilen birçok çocuğun kaderinin çok farklı olduğunu ifade etti.

Bu çocukların bir kısmının evlat edinme süreçlerinden geçtiğini ve annelerinin kendilerini terk ettiğinin, hatta attığının söylendiğini belirtti. Bu çocukların içlerinde büyük bir öfke taşıdığını ve kökenlerini araştırmaya zorlandıklarını aktardı. Diğer bir kısmının ise "kukla yumurta" gibi ailelere yerleştirildiğini, bu kişilere ait olmadıklarını bilmediklerini ve gerçeğin tesadüfen ortaya çıktığını kaydetti. Pejić, hatta fiziksel görünümlerin bile dikkate alındığını, örneğin esmer bir kadına esmer bir çocuğun verildiğini açıkladı.

Bosna Hersek'teki özellikle dokunaklı bir örneği aktaran Pejić, Foça'da bir ebenin ölüm döşeğindeyken bir bebeği değiştirdiğini itiraf ettiğini belirtti. Pejić, "Hikaye Foça'da geçiyor; ebe ölüm döşeğinde konuştu. Bebeği düşürmüş, bebek ölmüş ve etkili bir doktorun bebeğiymiş, o da bebeği değiştirmiş. Ona başka bir erkek çocuğu vermiş. Doğum yapan kadın Müslümanmış, ancak Sırp bir ailenin çocuğunu almış. Ve onu Avustralya'ya götürmüş. Ben onunla konuştum ve ona ebenin ölüm döşeğinde ne yaptığını itiraf ettiği söylenmiş... O da o ailenin kapısına gitmiş ve 'Ben ölenim' demiş. Ayrıca dinini değiştireceğine söz vermiş," şeklinde konuştu.

Pejić, yapılan DNA analizlerinin de gerçeği doğruladığını ancak bu hikayenin hiçbir katılımcısının kamuoyuna açıklama yapmak istemediğini sözlerine ekledi. "O da kamuoyuna çıkmak istemiyor, biyolojik annesi de. O 1982 doğumlu. Gerçeği öğrendiğinde gerçek ebeveynlerini görmeye gitmiş. Çok benziyorlar. DNA da yaptırdılar, hepsi sakin. Her şey yolunda, hepsi anlaşıyor ama kamuoyuna çıkmak istemiyorlar," ifadeleriyle durumu özetledi. Pejić'in hikayesi, yıllardır çocuklarının akıbeti hakkında gerçeği arayan annelerin mücadelesinin en dokunaklı örneklerinden biri olarak kalmaya devam ediyor; her şeye rağmen, bir gün kaybettikleriyle yeniden bir araya gelme umuduyla hareket ettiklerini bildirdi.