Danka, komşuları tarafından her zaman hayranlıkla bahsedilen kadınlardan biriydi. Onun hakkında asla kötü bir söz duyulmadı; nezaketi ve bağlılığı eşi hastalandığında kanıtlandı. Danka, eşini yaşlılar ve bakıma muhtaçlar evine götürmenin mümkün olmadığını hemen anlamıştı. Danka, "Ben yaşadığım sürece o bir bakımevine gitmeyecek," diye vurguladı.

Eşinin hastalığı başlamadan önce dört yılı aşkın süredir evli olan çift, yoksullukla mücadele etmiş, çocuklarını büyütmüş ve tuğla tuğla evlerini inşa etmişti. Kocası, ailenin direği, herkesin güvenebileceği bir adam olarak biliniyordu. Ancak hastalık yavaş yavaş onu ele geçirdi; önce bacaklarındaki gücü, sonra bağımsızlığını ve sonunda bir zamanlar gururlu ve bağımsız olan adamın zor tahammül ettiği haysiyetini kaybettirdi. Yatağa bağımlı bir kişiye bakmak zorlu bir görevdi. Danka, eşinin yanında günde 24 saat kalmak zorunda kaldı, bezlerini günde birkaç kez değiştirdi, püre haline getirilmiş yiyecekleri pipetle yedirdi ve yatak yaraları oluşmaması için her iki saatte bir onu çevirdi. Aile de yardım etmeye çalıştı. Çocukları her fırsatta nöbetleşe gelirken, haftada birkaç kez gelen bir hemşire de tutmuşlardı. Ancak en büyük yük Danka'nın omuzlarında kaldı. Her inlemesinde gece uyanan, görme yeteneği bulanıklaştığında veya nefesi değiştiğinde ilk fark eden oydu. Yıllar geçtikçe hastalık ilerledi. Eşinin etrafındaki insanları giderek daha az tanır hale geldi. Bazen Danka'ya boş boş bakar, sanki bir yabancıymış gibi davranırdı. Bu durum, fiziksel yorgunluktan daha çok canını yakıyordu. Çocukları, Danka'ya eşini bir bakımevine yatırmayı teklif ettiklerinde, o, "İnsanlar ne der? Onu kimsesiz gibi mi bıraktım? Onu reddettim mi?" yanıtını verdi. Danka'nın dünyasında, eşini bir bakımevine göndermek ihanete eşdeğerdi. Son bir yıl en zorlusu oldu. Eşi yatağa bağlıydı, oturamıyor ve kendi başına yemek yiyemiyordu. Danka giderek kilo kaybederken, tüm dikkati sadece hasta eşine odaklanmıştı. Eşinin ölümünden birkaç gün önce bir akşam, Danka'ya her zamankinden daha net baktı. Eşi, "Danka, bana bakarken sen de hasta olacaksın. Eğer bu hastalık bana verildiyse, benimle ağlamak zorunda değilsin. Benimle acı çekmek zorunda değilsin," diye aktardı. Bu sözler Danka'yı derinden sarstı.

Eşinin vefat etmesiyle birlikte evde daha önce hiç bilmedikleri bir sessizlik hüküm sürdü. Artık cihaz sesleri, bez hışırtıları, gece uyanışları yoktu; sadece bir boşluk vardı. Danka ağlıyordu ancak aynı zamanda kendisini korkutan bir şey hissediyordu: rahatlama. Hem kendisinin hem de eşinin artık acı çekmediğine dair bir rahatlama. Kısa bir süre sonra kendisi de hastalanmaya başladı. Kronik yorgunluk, tansiyon sorunları ve sırt ağrıları yaşadı. Hayatının geri kalanını doktorlara giderek, testler ve muayeneler yaptırarak geçirdi. Vücudu, tüm bu yorgunluğu ancak o zaman göstermesine izin vermiş gibiydi.