Güvenlik ve uluslararası ilişkiler uzmanı, Belgrad Uluslararası Güvenlik Enstitüsü kurucusu ve direktörü Dr. Orhan Dragaş, "Algının Gücü – Gerçeklik Savaşı Kaybettiğinde" adlı yeni kitabında dijital platformların ve algoritmaların toplumsal gerçeklik algısını nasıl değiştirdiğini analiz ettiğini bildirdi. Londra'daki Chiselbury Yayınevi tarafından İngilizce, İtalyan Cacucci Editore tarafından İtalyanca ve Sırp Službeni glasnik tarafından birkaç gün önce Sırpça yayımlanan eser, Romence, Türkçe ve Çinceye çevrilmeye devam ettiğini kaydetti. Dragaş, kitabıyla ilgili yaptığı açıklamada, gerçek ile anlatı arasındaki sınırın giderek daha zor ayırt edildiği bir dönemde yaşadığımızı vurguladı. Dragaş, kitabının "Algının Gücü: Gerçeklik Savaşı Kaybettiğinde" şeklindeki kışkırtıcı başlığına değindi. Gerçeklerin ortadan kalkmadığını, eskisi kadar var olduğunu ancak artık toplumların olayları anlama biçimini belirlemediğini belirtti. Dijital ortamda algının genellikle gerçeklerden daha hızlı, daha yüksek sesli ve duygusal olarak daha güçlü olduğunu vurgulayan Dragaş, bir gerçek kontrol edilip yorumlanıp açıklanana kadar, algının zaten oluştuğunu ve kendi hayatını yaşamaya başladığını açıkladı. Dragaş, bunun sadece bir medya sorunu olmadığını, aynı zamanda siyasi ve toplumsal bir sorun olduğunu kaydetti. Algının gerçekliğin yorumlandığı baskın çerçeve haline geldiğinde, kararların en çok bilgiye sahip olanlar tarafından değil, anlatıyı en başarılı şekilde şekillendirenler tarafından alındığını belirtti. Günümüz dünyasında bilgi, yorum ve manipülasyon arasında artık net bir sınır olmadığını vurgulayan Dragaş, bu üç unsurun tek bir iletişim akışında birleştiğini aktardı. Bir toplumun her gün binlerce parçalanmış mesaj aldığında, artık gerçeklere değil, bu gerçeklerin sunulduğu duygusal çerçeveye tepki verdiğini açıklayan Dragaş, bu nedenle siyasi veya toplumsal kararların genellikle olayın kendisinden değil, olay algısından doğduğunu gözlemlediklerini ifade etti. Dragaş, kitabı yazmaya kişisel olarak neyin teşvik ettiğini açıkladı. Son yirmi yılını güvenlik krizlerini, savaşları, siyasi çatışmaları ve bilgi operasyonlarını analiz ederek geçirdiğini belirten Dragaş, bu vakaların hemen hemen her birinde aynı olguyu gözlemlediğini, gerçekliğin genellikle kamuoyunun inandığından çok daha karmaşık olduğunu kaydetti. Kamuoyunun olayların basitleştirilmiş bir görüntüsünde yaşarken, gerçek süreçlerin çok daha karmaşık olduğunu dile getiren Dragaş, sosyal ağlar ve algoritmik platformların insanların bilgi edinme biçimini şekillendirmeye başlamasıyla gerçeklik ile algı arasındaki bu farkın giderek arttığını vurguladı. Bir noktada, bunun bir dizi münferit örnekten ziyade yeni bir kamu alanı yapısı olduğu kendisine netleştiğini belirtti. İstihbarat ve güvenlik analizlerinde bir kural olduğunu aktaran Dragaş, krizin çoğu zaman bir şey olduğunda değil, insanların olanı yanlış anlamaya başladığı anda başladığını söyledi ve olay ile onun yorumlanması arasındaki bu boşluğun kitabının ana teması haline geldiğini açıkladı. Dragaş, algoritmaların bu süreçte kilit bir rol oynadığını ileri sürdü. Algoritmaların artık bilginin tarafsız aracısı olmadığını vurgulayan Dragaş, neyin görüleceğini, kamusal alanda ne kadar kalacağını ve nasıl bir duygusal tepki uyandıracağını onların belirlediğini belirtti. Bir algoritmanın en doğru içeriği değil, kullanıcının dikkatini en uzun süre tutan içeriği seçtiğini ifade eden Dragaş, dikkati en uzun süre tutan içeriğin genellikle korku, öfke veya ahlaki infial uyandıran içerik olduğunu kaydetti. Başka bir deyişle, sistemin bilginin kalitesini değil, duygunun yoğunluğunu ödüllendirecek şekilde ayarlandığını açıkladı. Bunun modern bilgi alanının paradoksunu yarattığını söyleyen Dragaş, teknolojik olarak hiç bu kadar bilgili olmadığımızı, ancak toplumsal olarak genellikle eskisinden daha az güvenilir bilgiye sahipmişiz gibi tepki verdiğimizi vurguladı. Dragaş, bunun basit bir nedeni olduğunu, algoritmik sistemlerin bilgiyi doğruluk kriterine göre değil, izleyici katılımı kriterine göre düzenlediğini dile getirdi. Dragaş, günümüz siyasetinin aslında gerçekleri kontrol etmekten ziyade algıyı kontrol etme mücadelesine dönüştüğünü ifade etti. Siyasetin her zaman bir algı unsuru taşıdığını ve devlet adamlarının her zaman kamuoyunun olayları anlama biçimini şekillendirmeye çalıştığını belirtti. Ancak günümüzde yeni olanın bu sürecin ölçeği ve hızı olduğunu vurguladı. Dijital ortamda algının neredeyse anında oluştuğunu söyleyen Dragaş, bir olayın analiz edilmek, bağlamsallaştırılmak ve rasyonel olarak yorumlanmak için zaman bulamadığını, bunun yerine hemen yorumlar, tepkiler ve onu bir anlatıya dönüştüren duygusal reaksiyonlar akışına girdiğini açıkladı. Böyle bir ortamda siyasi mücadelenin giderek daha fazla, bir olayın baskın yorumunu kimin önce oluşturacağı etrafında döndüğünü kaydetti. Kamuoyunun bir krizi veya siyasi çatışmayı anladığı çerçeveyi dayatmayı başaranın genellikle stratejik bir avantaj elde ettiğini bildirdi. Bu nedenle modern siyasetin giderek kamuoyu algısını yönetmeye benzediğini belirten Dragaş, gerçeklerin hala var olduğunu ancak genellikle sunuluş ve yorumlanış biçimlerine göre ikincil hale geldiğini aktardı. Bu değişimin özellikle uluslararası ilişkilerde görüldüğünü dile getiren Dragaş, çağdaş çatışmaların artık sadece askeri veya ekonomik olmadığını, aynı zamanda enformasyonel olduğunu vurguladı. Devletlerin, siyasi hareketlerin ve farklı aktörlerin olaylara ilişkin küresel anlatıyı şekillendirmeye çalıştığını kaydeden Dragaş, bir krizin baskın yorumunu oluşturmayı başaranın çoğu zaman klasik diplomatik veya askeri güç kadar önemli olabilecek siyasi bir avantaj elde ettiğini açıkladı. Dragaş, kitabında sıkça "gerçekliğin parçalanması"ndan bahsettiğini aktardı. Eskiden toplumların nispeten ortak bir bilgi alanına sahip olduğunu belirten Dragaş, insanların farklı görüşleri olsa da yaklaşık olarak aynı gerçeklerden hareket ettiğini kaydetti. Ancak bugün bu ortak alanın dağıldığını vurgulayan Dragaş, algoritmaların bilgiyi her kullanıcı için kişiselleştirdiğini dile getirdi. İki kişinin aynı şehirde yaşayabileceğini, aynı olayları takip edebileceğini ve aynı seçimlerde oy kullanabileceğini, ancak tamamen farklı bilgi evrenlerinde yaşayabileceğini belirtti. Bu durumun, toplumun sorunları rasyonel bir şekilde tartışabileceği ortak çerçevenin ortadan kalktığı anlamına geldiğini vurguladı. Böyle bir ortamda kamu alanının argüman alışverişi için ortak bir yer olmaktan çıktığını aktaran Dragaş, bunun paralel gerçekliklerin bir toplamı haline geldiğini açıkladı. Her grubun kendi bilgi kaynaklarına, kendi yorumlarına ve kendi anlatısına sahip olduğunu kaydeden Dragaş, bu gerçeklikler çatıştığında, çatışmanın artık sadece siyasi değil, bir algılar çatışması haline geldiğini ifade etti. Dragaş, çağdaş dünyanın anlatıların gerçekliğin kendisinden daha fazla siyasi ağırlığa sahip olduğu bir aşamaya girip girmediği sorusuna, "Belirli durumlarda evet," yanıtını verdi. Bunun modern siyasi alanın en endişe verici değişikliklerinden biri olduğunu vurguladı. Anlatının, toplumun bir olayı anlama biçimi olduğunu belirten Dragaş, bir anlatı bir kez yerleştiğinde, genellikle onu başlangıçta tetikleyen gerçeklerden bağımsız olarak yaşamaya başladığını kaydetti. İnsanların gerçekliğin kendisine değil, kamu alanında zaten oluşmuş olan gerçeklik imgesine tepki verdiğini dile getiren Dragaş, dijital platformların bu süreci, gerçekler henüz netleşmeden anlatının sıklıkla ortaya çıkacağı derecede hızlandırdığını açıkladı. Bu durumun, bir olayın kamuoyu algısının, olayın gerçek seyrinin hala gelişmekte olduğu sırada şekillenebileceği anlamına geldiğini vurguladı. Böyle koşullar altında siyasi gerçekliğin sadece gerçeklere değil, yorumlara dayalı olarak inşa edilmeye başladığını kaydetti. Bu nedenle kitabında önemli bir fark üzerinde durduğunu aktaran Dragaş, anlatıların yalanlarla aynı olmadığını belirtti. Bir anlatının gerçeğin bir kısmını içerebileceğini, ancak bunu toplumun onu anlama biçimini değiştiren bir çerçeveye yerleştirdiğini açıkladı ve bu çerçevenin belirleyici hale geldiğini söyledi. Yorum çerçevesini kimin kontrol ettiğinin, genellikle olayın siyasi etkisini de kontrol ettiğini vurgulayan Dragaş, algıyı anlamanın günümüzde modern siyasetin kilit meselelerinden biri haline gelmesinin nedeninin bu olduğunu ifade etti. Dragaş, bunun demokrasi için tehlikeli olup olmadığı sorusuna, "Evet, ama insanların farklı görüşlere sahip olması nedeniyle değil," yanıtını verdi. Demokrasinin her zaman bir görüş çatışmasını içerdiğini belirten Dragaş, tehlikenin toplumun gerçeği anlatıdan ayırt etme yeteneğini kaybettiğinde ortaya çıktığını vurguladı. Her grubun kendi "gerçekleri" varsa, o zaman rasyonel bir kamuoyu tartışmasının yürütülebileceği bir temel kalmadığını kaydeden Dragaş, siyasetin o zaman bir argüman alanı olmaktan çıkıp bir algı alanı haline geldiğini açıkladı. Böyle durumlarda siyasi gücün giderek en iyi bilgilere sahip olanlara değil, anlatıyı yönetebilenlere ait olduğunu dile getiren Dragaş, bunun demokrasinin işleyişinde derin bir değişiklik olduğunu, çünkü siyasi meşruiyetin kararların kalitesinden ziyade algıyı şekillendirme yeteneğine bağlı olmaya başladığını bildirdi. Dragaş, bu sorunun çözümü olup olmadığına dair soruyu yanıtladı. Çözümün kolay ve basit olmadığını ancak var olduğunu belirttiğini aktardı. Bunun sadece teknoloji meselesi değil, kamusal alanı korumaya yönelik siyasi ve toplumsal bir karar olduğunu vurguladı. Her şeyden önce, dijital platformları tarafsız teknolojik hizmetler olarak görmeyi bırakmamız gerektiğini ifade eden Dragaş, bunların günümüzde kamusal bilginin kilit altyapısı olduğunu kaydetti. Algoritmaların milyarlarca insanın ne göreceğini belirlemesi durumunda, toplumun bu algoritmaların hangi kurallara göre çalıştığını bilme hakkına sahip olduğunu vurgulayan Dragaş, bu nedenle algoritma şeffaflığının teknik bir mesele değil, demokratik bir sorumluluk meselesi olduğunu açıkladı. İkinci adımın çok daha geniş ve önemli olduğunu belirten Dragaş, toplumların yeni nesil dijital okuryazarlığı geliştirmesi gerektiğini dile getirdi. Vatandaşların bilgi kampanyalarının nasıl ortaya çıktığını, algoritmik tavsiyelerin nasıl çalıştığını ve kamuoyunu şekillendiren anlatıların nasıl üretildiğini anlamaları gerektiğini vurgulayan Dragaş, bu bilgi olmadan kamuoyunun manipülasyona maruz kalmaya devam edeceğini ve demokrasinin savunmasız hale geleceğini bildirdi. Ancak sorumluluğun sadece kurumlara ve platformlara ait olmadığını kaydeden Dragaş, kamusal alana katılan her bireye de ait olduğunu ifade etti. Dijital alanın soyut bir ağ olmadığını, her gün ne okuyacaklarına, neye inanacaklarına ve başkalarına neyi ileteceklerine karar veren milyonlarca insanın kararlarının bir toplamı olduğunu açıkladı. Her 'beğeni', her paylaşım ve her yorumun bu sürecin bir parçası olduğunu vurguladı. Kontrol etmediği bir bilgiyi düşünmeden yayan bir vatandaşın, farkında olmadan manipülasyon zincirinde bir halka haline geldiğini dile getirdi. Tam da bu nedenle dijital sorumluluğun basit bir disiplinle başladığını belirten Dragaş: "Bir şeyi paylaşmadan önce durmak, kaynağı kontrol etmek, bağlamı anlamak," ifadelerini kullandı. Sosyal medyada sıkça ortaya çıkan kolektif linç dalgalarına katılmayı reddetmenin de aynı derecede önemli olduğunu kaydetti. Bu tür kampanyaların neredeyse hiçbir zaman kendiliğinden ortaya çıkmadığını vurgulayan Dragaş, genellikle algoritmalar veya duygunun hızı ve kontrol eksikliğinden faydalanan organize ağlar tarafından teşvik edildiğini belirtti. Vatandaşların bu tür dalgalara katılmayı reddettiği bir toplumun manipülasyona karşı çok daha dirençli hale geleceğini açıkladı. Başka bir deyişle, dijital okuryazarlığın sadece bilgi meselesi değil, aynı zamanda kişisel sorumluluk meselesi olduğunu vurguladı. Kamusal alanın ancak içinde yer alanlar ne kadar sorumluysa o kadar sağlıklı olabileceğini kaydetti. Dragaş, toplumun gerçeği anlatıdan ayırt etme yeteneğini kaybetmesi durumunda siyasetin işleyiş biçiminde neyin değiştiğini açıkladı. Toplumun rasyonel kararlar alma yeteneğinin kendisinin değiştiğini belirtti. Demokrasinin, kamuoyunun siyaseti, kurumları ve olayları değerlendirebilecek kadar güvenilir bilgilere sahip olduğu varsayımına dayandığını vurguladı. Bu temelin çökmeye başlaması durumunda, siyasi sistemin kalıcı bir istikrarsızlık durumuna gireceğini kaydetti. Kararların o zaman gerçekliğin anlaşılmasına değil, duygular, korku veya kamuoyu algısını şekillendiren siyasi kampanyaların dalgalarına dayanarak alındığını aktardı. Böyle bir ortamda siyasetin kısa vadeli ve dürtüsel hale geldiğini dile getiren Dragaş, toplumların uzun vadeli çıkarlar yerine günlük anlatılara tepki vermeye başladığını belirtti. Bunun kurumları zayıflattığını, kutuplaşmayı artırdığını ve ciddi stratejik kararlar almayı zorlaştırdığını vurguladı. Bu nedenle algı meselesinin sadece medya veya teknoloji meselesi olmadığını, toplumun siyasi olgunluk meselesi olduğunu açıkladı. Rasyonel tartışma yeteneğini koruyan toplumların krizleri, ekonomik değişiklikleri ve güvenlik sorunlarını yönetebileceğini bildiren Dragaş, bu yeteneği kaybedenlerin kendi anlatılarının esiri olacağını kaydetti. Bu bağlamda, kamu alanında gerçeklerin korunması mücadelesinin akademik bir tartışma olmadığını, devletin istikrarı ve toplumun kendi gerçekliğini anlama uzun vadeli yeteneği meselesi olduğunu ifade etti.