Amerika Birleşik Devletleri'nin İran'daki son askeri müdahalesiyle birlikte, Washington'ın Ortadoğu bölgesindeki bu önemli düşmanı hakkındaki eski soruların yeniden gündeme geldiği belirtildi. Bu düşmanlığın her zaman mevcut olmadığı da kaydedildi. İran'ın 20. yüzyılın büyük bir bölümünde Amerika Birleşik Devletleri'nin yakın ve güvenilir bir müttefiki olduğu, Batı etkisinin önemli bir dayanağı olarak aktarıldı. Ancak, özellikle 1953 ile 1979 yılları arasındaki kilit tarihi olaylar süresince, bu ülkenin derin bir siyasi ve ideolojik dönüşüm geçirdiği ve onu dünyanın en katı Amerikan karşıtı rejimlerinden birine dönüştürdüğü açıklandı. Bu sürecin anlaşılmasının modern İran'ı şekillendiren siyasi, ekonomik ve ideolojik değişimlerin analizini gerektirdiği belirtildi. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, İran'ın Batı için önemli stratejik bir konuma sahip olduğu kaydedildi. 1940'lar ve 1950'lerin başlarında ABD ile İran arasındaki ilişkilerin oldukça olumlu olduğu vurgulandı. Ancak, dönüm noktasının 1953 yılında demokratik olarak seçilmiş Başbakan Muhammed Musaddık'ın İran petrol endüstrisini millileştirmesiyle gerçekleştiği bildirildi. Bunun üzerine ABD'nin CIA ve Britanya'nın MI6 istihbarat servislerinin Musaddık'ı deviren bir darbe düzenlediği ve Şah Muhammed Rıza Pehlevi'yi yeniden iktidara getirdiği açıklandı. Bu olayın uzun vadeli sonuçları olduğu belirtildi. Şah'ın sonraki 25 yıl boyunca ABD'nin güçlü siyasi, ekonomik ve askeri desteğiyle İran'ı otoriter bir monark olarak yönettiği aktarıldı. Amerikan danışmanlarının İran devletini ve güvenlik aygıtını yeniden düzenlemede yardımcı olduğu, kötü şöhretli SAVAK gizli polisinin kurulmasına katkı sağladığı kaydedildi. Şah'ın "Beyaz Devrim" olarak bilinen modernleşme reformlarını başlatmasına rağmen, bu reformların eşit olmayan bir şekilde dağıtıldığı, baskı, siyasi sansür ve artan sosyal eşitsizliklerle birlikte halkın çeşitli kesimlerinde memnuniyetsizliğe yol açtığı vurgulandı. İran toplumunun büyük bir bölümünün gözünde Şah'ın yolsuzluk, Batı etkisi ve ulusal egemenliğin kaybının sembolü haline geldiği belirtildi. ABD'nin Şah rejimine verdiği desteğin, Washington'ın otoriter sistemin arkasında durduğu algısını pekiştirdiği vurgulandı. Bu muhalif hareketin en önemli figürünün Ayetullah Ruhullah Humeyni olduğu kaydedildi. 1970'lerin sonunda İran'ın derin bir siyasi krize girdiği ve 1978-1979 yıllarındaki gösterilerin bir devrime dönüştüğü aktarıldı. Şubat 1979'da devrimin Şah'ın düşüşüne ve İran İslam Cumhuriyeti'nin kurulmasına yol açtığı açıklandı. Humeyni liderliğindeki yeni hükümetin, "emperyalizm" ve yabancı etkiyle mücadele fikri üzerine meşruiyetini inşa ettiği belirtildi. Amerika Birleşik Devletleri'nin bu ideolojik yapıda "Büyük Şeytan" olarak tanımlandığı, küresel hakimiyet ve İran'ın iç işlerine siyasi müdahalenin sembolü olarak kaydedildi. Düşmanlığı kesin olarak pekiştiren olaylardan birinin 1979-1981 yılları arasındaki rehine krizi olduğu vurgulandı. Sonraki on yıllarda bu antagonizmin İran dış politikasının kalıcı bir özelliği haline geldiği açıklandı. Ancak, İran'daki Amerikan karşıtlığının sadece spontane bir toplumsal duygu değil, aynı zamanda hükümetin bir siyasi aracı olduğu da belirtildi. İran'ın Amerikan yanlısı bir müttefikten Amerikan karşıtı bir kaleye dönüşmesinin tek bir olayın sonucu olmadığı, karmaşık bir tarihi sürecin ürünü olduğu kaydetti.