Anđela Bulajić, "Kaliban", Raštan Yayıncılık 2025.

"Kanın gökyüzünde dağıldığı, menekşe tomurcuğunun parçalandığı, mandalina ve portakal sularının karışımına, zaten tatlı meyveye eklenmiş şekerin üzerine muhteşem bir savaşın ardından düşüşün, güneşi yutan okyanusun onu uyutması ve nihayetinde tekrar kusturması..." Doğanın çürüyen yanları üzerine kurulu bu tasvir, yazlık bir tatil kartpostalı izlenimi vermemektedir.

Karadağlı şair Anđela Bulajić, ilk romanını Ade Bojane’de, vahşi doğa ile turizm amacıyla gerçekleştirilen zorlayıcı uygulamaların çatıştığı bir mekânda kaleme almıştır. Doğu Avrupa’nın olgun orta sınıfının hedonizm ve tüketimcilik üzerine temellendirdiği yaşam biçimi, oteli işleten odacılara, barmenlere ve ustalara dayanan, kırılgan bir iş gücü ile gerçekleştirilmekte; böcekler, yılanlar ve kurbağalar buna rağmen yaşamına devam etmektedir. Asja, bu sömürücü zincirin yalnızca bir parçası olarak, sıcaklığı ve yorgunluğu bira ve rakı ile dindirmektedir. O sıradan bir genç kadındır fakat kendisine verilmiş olağanüstü bir görev bulunmaktadır: kesik parça cennet adasının koruyucusuyla karşılaşmak.

Kadın iş gücünün kötüye kullanımı ve doğanın tahribi üzerindeki simgesel uyarılar, romanı Karadağ'ın ilk ekofeminist eseri olma yolunda bir adım atmaya yönlendirmektedir. Tehdit altında ve küçümsenen doğal güzellikler, yaz tatilinin korkunç bir taslağına dönüşmekte; bu taslak, genç ve melankolik bir gündelikçi tarafından kaleme alınmaktadır. Doğanın önemi o kadar güçlüdür ki, Asja hem karakter hem de anlatıcı olarak gölgede kalmaktadır; onun hakkında neredeyse hiçbir şey öğrenememekteyiz. Gerçeklilik, doğanın önündeki bir unsur olarak önemini yitirmektedir.

Ve doğa her şeydir. Teorisyen Timothy Morton, doğayı "maddi bir maskenin arkasında yatan bir metafizik terim" olarak tanımlamaktadır. Ekokritik, doğa ile edebiyat arasındaki ilişkiyi inceleyen bir teorik düşünce biçimi olarak, doğanın normatif bir güç olduğu tezini benimsemektedir. Bu durum, gündelik konuşmamızda da hatırlatılmaktadır; bizler, hayal ettiğimiz normun dışındaki her şeyi otomatik olarak "doğaya aykırı" olarak tanımlamaktayız.

Ekokritik, insan-doğa ilişkilerindeki dengesizlikleri araştırmakta ve ahlaki ile ekonomik krizleri, disfonksiyonel toplulukların fotoğrafından çıkarmaktadır. Anđela Bulajić, Ade Bojana'yı "Ana Toprak'ın köklerine sıkı sıkıya bağlı, Gaia'nın sütü ile beslenen ve temiz suyla durulmuş" bir ada olarak betimlemekten kaçınmamaktadır. Bu ada, "varlığını henüz bilmiyor gibi nefes alan bir bebek gibi" yaşamaktadır. Bu tür tasvirler, itirafın sarsak ritmini haklı çıkararak büyük bir finalin habercisi olmaktadır.

Bozulmuş ekolojik denge, sosyal ilişkiler içindeki bir görüntünün organik bir parçasına dönüşmekte; burada kadınlar ve erkekler, güçlülere ve güçsüzlere ayrılmakta, aynı zamanda çevre yasalarıyla uyumlu yaşayanlar ve bu yasalara kayıtsız olanlar olarak da bölünmektedir. Ekokritik bakış açısına uygun olarak, Anđela Bulajić doğada insana odaklanmakla birlikte, insanda doğayı koruma meselesini ele almaktadır. Doğayı korumak, seçkinlerin sırrı, Kaliban ile yüzleşebilme şansı olanların, adanın koruyucusu ve efendisiyle, Toprak ve Deniz’in oğlu ile buluşma arzusudur. Kaliban, doğayı korumak için elinden geleni yapmaya çalışmakta, fakat aynı zamanda şaraplarını oyulmuş biberlerden içen neşeli turistlerle de uyum sağlamaktadır; bu, doğanın gizemiyle birleşik bir insan topluluğuna dönüşmektedir ve en azından, saf bir varoluşun anlamını anlayabilmektedir.