Sırbistan'da kurumların biçimsel olarak varlıklarını sürdürmelerine rağmen özerk düzeltici güçlerini ve kamu yararına hareket etme kabiliyetlerini yitirmesi, deinstitüsyonelleşme fenomenini gözler önüne serdi. 2025/2026 öğrenci protestoları, kurumların şekil ve içerik arasındaki bu kopukluğunu açığa çıkararak vatandaşlara karşı işleyen bir süreç olduğunu belirtti. Aynı zamanda, Sırbistan'da küresel, özellikle Batı siyaset sahnesindeki yeni bir olgu olan post-institüsyonel dönemin başlangıç refleksleri de gözlemleniyor.

Sırbistan'da mahkemeler karar vermeye devam ederken, parlamento oturumlar düzenlerken, üniversiteler geleceğin kadrolarını eğitirken ve medya yoğun bir şekilde yayın yaparken, tüm bu kurumsal eylemlerin artık güven, mesleki etik, sorumluluk ve en önemlisi adalet üretmediği kaydedildi. Deinstitüsyonelleşmenin, iktidarın kurumlar dışında hareket etmesi anlamına gelmediği, aksine kurumları son zerresine kadar kullandığı, araçsallaştırdığı ve gönüllü ya da zorla siyasi sadakat hizmetine dönüştürdüğü vurgulandı. Bu düzende kurumların artık çatışma ve düzeltme yerleri olmaktan çıkıp, karşıt sesleri etkisiz hale getirme ve gerektiğinde acımasızca bastırma aygıtları haline geldiği belirtildi.

2025/2026 öğrenci protestolarının, gençlerin devrimci veya yıkıcı taleplerden ziyade temel kurumsal amaca dönüş, işleyen bir hukuk, bağlayıcı bilgi ve sonuçları olan sorumluluk gibi basit taleplerde bulunduğunu ortaya koydu. Ancak bu taleplerin, kurumların en hafif tabirle kapılarını acımasızca kapatması nedeniyle Sırbistan'da kurumlar dışında dile getirildiği kaydedildi. Deinstitüsyonelleşmenin ne kaos ne de sistem eksikliği anlamına geldiği, kurumların artık kamu yararı, adalet ve hukukun taşıyıcısı olmaktan çıkıp, partiküler iktidarın karakolları haline geldiği bir durumu ifade ettiği açıklandı. Bu bağlamda, deinstitüsyonelleşmenin devletin zayıflığı değil, yozlaşmış etkinliği olduğu vurgulandı; devlet kurumlar aracılığıyla hareket etse de kurumsal bir sorumluluk taşımadığı belirtildi. Sırbistan'ı etkileyen daha geniş küresel süreçlerin, post-institüsyonel bir durum olarak adlandırıldığı aktarıldı. Daha istikrarlı demokrasilerde kurumların acımasızca ele geçirilmediği ancak etik amacı olmayan prosedürlere indirgenme eğilimlerinin gözlemlendiği kaydedildi.

Edebiyatta Franz Kafka ve J.M. Coetzee'nin eserlerinde post-institüsyonel dünyanın öngörüsünün bulunduğu, bu dünyanın kurumların anlamını yitirdiği ancak gücünü koruduğu bir yapıyı tasvir ettiği belirtildi. Günümüz dünyasında kurumların çökmek yerine uyum sağladığı, gücü kaybetmediği ancak dominant partiküler çıkarlara karşı kullanma nedenini yitirdiği açıklandı. Jeff Bezos'un sahibi olduğu "The Washington Post" gazetesindeki gazeteci işten çıkarmaları ve Sırp haftalık dergisi NIN'deki istifaların bu post-institüsyonel dönüşümün örnekleri olduğu aktarıldı; burada kurumun çalışmaya devam edeceği ancak 'neden' sorusunun belirsizleştiği dile getirildi. Yanis Varoufakis'in bu düzeni "teknofeodalizm" olarak adlandırdığı, gücün yasalar ve kamu kurumları yerine platformlara, altyapı tekellerine ve algoritmik görünürlüğe dayandığı bir sistem olarak tanımladığı kaydedildi. Çağımızın anahtar sorununun geleneksel kurumlara dönüş değil, onların bıraktığı boşluğu kimin dolduracağı olduğu vurgulandı. Bu boşluğun teknofeodal aktörlere bırakılması durumunda kurumların reforme edilmeyeceği, aksine sorumsuz özel yöneticiler tarafından devralınacağı belirtildi. Post-institüsyonel dünyanın, az sayıdaki büyük toprak sahibinin yeni oluşturulmuş gücünün, insanlığın geri kalanına hesap verme zorunluluğundan kurtulduğu bir dünya olduğu ifade edildi.