Norveç İşletme Okulu'ndan Adrian Furnham'ın öncülük ettiği yeni bir araştırma, komplo teorilerine inanma eğiliminin eğitim düzeyi, yaş ya da zekâ ile değil, iki temel kişilik özelliğiyle yakından ilişkili olduğunu ortaya koydu. "Applied Cognitive Psychology" dergisinde yayımlanan çalışma, komplo teorilerine yatkınlığın yalnızca sosyal medya ve dezenformasyonla açıklanamayacağını gösteriyor.
ABD, İngiltere, Kanada ve Avustralya'dan 253 katılımcının yer aldığı araştırmada, 14 psikolojik ve demografik faktör analiz edildi. Bulgular, komplo teorilerine inanmayı en güçlü şekilde öngören iki özelliği öne çıkardı.
Bunlardan ilki, belirsizliğe tahammülsüzlük. Araştırmaya göre, olayların her zaman basit ve net açıklamaları olamayacağını kabullenmekte güçlük çeken kişiler komplo teorilerine daha yatkın. Yaşamın rastlantısallığı ve öngörülemezliği bu kişilerde huzursuzluk yaratıyor; kontrol ihtiyacını ise olayların arkasında her şeyi yönlendiren gizli bir gücün olduğu anlatısıyla gidermeye çalışıyorlar.
İkinci belirleyici özellik ise sistemin ayrıcalıklı grupların lehine kurgulandığına dair güçlü inanç. Bu kişiler, kötü olayların neden yaşandığını açıklamak için komplo teorilerini bir çerçeve olarak kullanıyor; sistem zaten adil değilse, sorunların arkasında bilinçli bir gizli grubun olduğunu kabul etmek onlar için daha kolay oluyor.
Araştırmacılar, bu iki özelliğin özellikle genç erkeklerde ve dinsel inançları daha belirgin olan bireylerde daha sık görüldüğünü tespit etti. Ayrıca komplo teorilerine yatkın kişilerde otoriter eğilimler, düşünce katılığı ve karmaşık açıklamalar karşısında rahatsızlık hissi de gözlemlendi.
Çalışmanın dikkat çeken bir başka bulgusu ise bir komplo teorisine sıkı sıkıya inanan kişinin diğerlerine de inanmak zorunda olmaması. Farklı komplo teorileri farklı psikolojik ihtiyaçları karşılıyor ve bu ihtiyaçlar arasında belirsiz bir dünyada kesinlik arayışı öne çıkıyor. Araştırmacılar, tam da bu derin kesinlik ihtiyacı nedeniyle yalnızca olgusal bilgi sunmanın, komplo teorilerine zaten inanan kişilerin kökleşmiş inançlarını değiştirmekte çoğu zaman yetersiz kaldığını vurguluyor.